Skip to content Skip to footer

Hayat Üzerinize Geldiğinde İçinizden Kim Çıkıyor?

Hayat üzerinize geldiğinde ne yapmalı? Baskıyla baş etmek, duygusal tepkileri yönetmek ve eski davranış kalıplarını kırmak için 5 güçlü yaklaşım.

 

Hayatta öyle anlar vardır ki, alan daralır.

Sanki hayat bizi köşeye sıkıştırmış gibi hissederiz. Nereye dönsek bir şey üzerimize gelir: Bir insan, para meseleleri, iş, aile, verilmesi gereken bir karar, belirsizlik…

Dışarıda büyük bir şey olmuyordur bile; içeride artık yer kalmamıştır.

Daralmışızdır. Bunalmışızdır. Tahammülümüz azalmıştır. Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaktan bıkmışızdır.

Bir şeyin artık değişmesi gerektiğini hissederiz. Bir açılımın yaklaştığını sezeriz; fakat neyin açılacağını, nasıl olacağını henüz göremeyiz.

Ben bu hissi basınç olarak tarif ediyorum.

Basınç ilginç bir enerjidir. Her zaman hayatın kötüye gittiğinin emaresi değildir.

Big Bang’den hemen önceyi düşünün. Büyük Patlama.

Henüz yeni dünya yok. Yeni düzen yok. Ortaya çıkacak olan hiçbir şey görünmüyor.

Önce sıkışma var.

İnsan hayatında da buna benzeyen anlar olduğunu düşünüyorum. Eski halimiz artık yaşadığımız şeyi taşıyamıyor; yeni halimiz ise henüz tam olarak ortaya çıkmamış.

Ve biz ikisinin arasında sıkışıyoruz.

 

Basınç arttığında içimizden ilk hangi tarafımız çıkar?

En olgun tarafımız değil, öyle değil mi?

Çoğunlukla en eski, en köklü, en tanıdık tarafımız ortada belirir. Kendini koruyan, ispat etmeye çalışan, hakkını savunmaya hazırlanan tarafımız.

Hatta azılı bir müdafaaya hazırlanan: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Allah Allah, ileri!”

Ya da kontrolü kaybetmekten korkan, “Bana bunu bir daha asla yapamazsın” diyen tarafımız.

Asıl soru burada başlıyor:

Hayat üzerimize geldiğinde içimizden kim çıkıyor?

Ve o kişi direksiyona geçmeden önce ne yapabiliriz?

Aşağıdaki beş yol benim zor zamanlarda dönüp baktığım, yönümü yeniden bulmama yardımcı olan bir harita. Hayatın her durumuna uygulanacak beş kesin kural değil.

Sizin haritanızda başka duraklar olabilir. Bu beşliye ekleyeceğiniz altıncı, yedinci bir yol da olabilir. Yazının sonunda onları da duymak isterim.

 

1-)Ayrışmak: Her Şey Bana Ait Değil

Baskıyla baş etmek zorlaştığında ilk yaptığımız şeylerden biri, olan biteni hızla üzerimize almaktır.

Birinin tavrı değişir. Aile içinde hakkımızda bir yorum yapılır. Verdiğimiz karar sorgulanır. İş hayatında emeğimizin karşılığını alamadığımızı düşünürüz. Birisi hiç beklemediğimiz bir yerden sert gelir.

İçerideki mekanizma hemen çalışmaya başlar:

“Beni küçümsüyor.”

“Bana güvenmiyor.”

“Beni yine aynı yere koyuyor.”

“Bunca yıldır beni hâlâ anlamamış.”

Bunların hepsi doğru olabilir.

Ama henüz bilmiyoruz.

 

Basınç altında zihin boşlukları çok hızlı doldurur. Bir bakışa anlam verir, yarım bir cümleyi tamamlar, karşı tarafın niyetini okur ve bütün bunların üzerine bir hikâye kurar.

Ayrışmak burada kıymetli.

Olanla, olan hakkında anlattığımız hikâyeyi birbirinden ayırabilmek.

Daha derininde ise olandan kopmak değil; olana verdiğimiz ilk tepkiye ve ilk yoruma karşı biraz mesafe kazanabilmek.

Ailenizden birinin hayatınızla ilgili önemli bir kararınızı eleştirdiğini düşünün.

İlk anda eleştiriyi doğrudan kendinizle ilgili okuyabilirsiniz. Biraz geri çekildiğinizde ise başka sorular belirir:

“Benim aldığım karar bu insanın hangi korkusuna dokunuyor?”

“Ben değiştiğim için aramızdaki eski düzen mi değişiyor?“

“Aile içinde benden beklenen rolü artık oynamadığım için mi bir huzursuzluk oluşuyor?”

“Karşımdaki insan şu anda benim kararımı mı değerlendiriyor, yoksa bu kararın onda yarattığı etkiye mi cevap veriyor?”

Bunları hemen cevaplamak zorunda değiliz.

 

Ayrışmak doğru cevabı anında bulmak değildir. Önümüze konan her duygunun, her yorumun, her tepkinin kendimizle ilgili olduğunu kabul etmemektir.

Çünkü karşıdan gelen şeyin tamamı bize ait olabilir. Bir bölümü bize ait olabilir. Hiçbir katmanı bizimle ilgili olmayabilir.

Burada kullanabileceğimiz çok sade bir soru var:

Bunun ne kadarı bana ait?

Bana ait olanı görebilir miyim? Sorumluluğunu alabilir miyim?

Ve bana ait olmayanı, sırf bana doğru geldi diye taşımadan bırakabilir miyim?

Bu sonuncusu önemli. Hayatın üzerimizde yarattığı basıncın bir kısmı yaşadığımız deneyimden gelir. Bir kısmını ise başkalarına ait olanı da taşıyarak biz büyütürüz.

Abartma sanatı.

Bunu fark ettiğimizde ikinci bir alan açılır:

Olana tanıklık etmek.

Bizim dilimizle: Sessiz Tanık.

 

2-)Sessiz Tanık: İçeride Neyin Harekete Geçtiğini Görmek

Biraz önce dışarıdan gelenle bize ait olanı birbirinden ayırmaya çalıştık. Şimdi bakışı içeri çevirelim.

Çünkü karşımızdaki insan gerçekten haksız olabilir.

Sınırımız aşılmıştır. Emeğimiz görmezden gelinmiştir. Hakkımız yenmiştir. Bize söylenmemesi gereken bir şey söylenmiştir.

Böyle durumlarda hemen “Acaba ben mi yanlış anladım?” diye kendimizi sorgulamak da sağlıklı değildir.

Her şeyi kendi içimizde çözmeye çalışmak, dışarıdaki gerçeği göremememize, hatta gördüğümüzü kabul edemememize yol açabilir.

Sessiz Tanık başka bir şey yapar.

Kimin haklı olduğuna karar vermeden önce, yaşanan şeyin içimizde neyi harekete geçirdiğine bakar.

 

Bir olay olur.

Sonra o olayın içimizdeki hayatı başlar. Olan bitenin bizden bağımsız bir ekosistemi oluşur.

Beden gerilir. Zihin hızlanır. Geçmişten başka olaylar çağrılır. Söylenmiş eski cümleler bugünkü konuşmaya eklenir.

Çok kısa süre sonra karşımızdaki insanla bugünkü meseleyi konuşmuyor olabiliriz.

Yıllardır birikmiş başka şeyler de bizimle birlikte konuşuyordur.

 

Sessiz Tanık bize “Tepki verme” demez.

Tepkinin nereden geldiğini görmemize yardım eder.

Şu anda konuşmak isteyen kim?

Bugünkü yetişkin ben mi?

Haksızlığa uğradığını düşünen tarafım mı?

Yıllardır görülmediğini hisseden tarafım mı?

Kaybetmekten korkan tarafım mı?

Yoksa artık gerçekten sınır koyması gereken tarafım mı?

 

Bunların hiçbiri aynı yer değildir.

Dışarıdan bakıldığında hepsi aynı cümleyi bile kurabilir:

“Hayır.”

Ama bir “hayır” korkudan gelir. Bir “hayır” öfkeden gelir. Bir “hayır” cezalandırmak ister.

Bir başka “hayır” ise son derece sakindir ve artık neye izin vermeyeceğini bilir.

 

Sessiz Tanık davranıştan önce davranışın kaynağıyla ilgilenir.

Bu nedenle Sessiz Tanık olmak, duygularımızdan uzaklaşmak anlamına gelmez. Duygunun içine kapılıp, onunla aynı şey haline gelmeden, ona yeterince yaklaşabilmektir.

 

“Öfkeliyim” ile “Şu anda içimde büyük bir öfke var” arasında küçücük görünen ama önemli bir mesafe bulunur.

Birincisinde öfke bütün odayı kaplar.

İkincisinde odada siz de varsınız.

O küçücük mesafe seçim hakkımızı geri vermeye başlar.

Hemen cevap vermek zorunda mıyım?

Bu konuşmayı şimdi yapmak zorunda mıyım?

Şu anda söylemek istediğim şeyi yarın da söylemek isteyecek miyim?

Ve daha önemlisi:

Vereceğim cevap yaşanan şeye mi ait, yoksa yaşanan şeyin bende uyandırdığı bütün geçmişe mi?

 

Sessiz Tanık kusursuz bir soğukkanlılık vaat etmez. O seri katil psikopatlığı soğukkanlılığı değil.

Sorunun cevabını gördüğümüz halde yine öfkelenebiliriz. Yanlış bir şey söyleyebiliriz. Eski yerimize düşebiliriz.

Bununla birlikte içimizde yükselen duyguyla, o duygunun bize anlattığı hikâyeyi birbirinden ayırmaya başlayabiliriz.

Arada küçücük bir gözlem alanı açılmıştır.

Şimdi düşünceyi sonuna kadar götürebiliriz.

 

3-) Düşünceyi Sonuna Kadar Götürmek: İlk Açıklamada Durmamak

Noktayı hemen koymamak.

Virgülle devam edebilmek.

Zihin hızlı açıklamayı sever. İvedi yorum. Çarçabuk niyet okuma.

Özellikle darılıp kırıldığımızda, kızdığımızda veya tehdit altında hissettiğimizde.

“Neden böyle yaptı?”

Biliyoruz.

“Bunu neden söyledi?”

Biliyoruz.

“Beni neden dışarıda bıraktı?”

Onu da biliyoruz.

Üstelik ilk açıklamamız çoğunlukla bizi merkeze koyar.

Beni önemsemedi. Beni küçümsedi. Benim önüme geçmeye çalışıyor. Benden bir şey almaya çalışıyor. Beni kontrol etmek istiyor.

Bunlardan biri gerçekten doğru olabilir.

Burada kendimize küçük bir düşünce disiplini önerebiliriz:

İlk açıklamada durmamak. Düşünceyi sonuna kadar götürmek.

 

İş hayatında önemli bir karar alındığını ve sizin bu kararın dışında bırakıldığınızı düşünün.

İlk okuma anlaşılır:

“Beni devre dışı bırakıyorlar.”

 

Bir adım daha gidersek?

“Bu karar neden alınmış olabilir?”

“Benim bilmediğim hangi koşullar var?”

“Karşımdaki insanların taşıdığı hangi sorumlulukları görmüyorum?”

“Masanın diğer tarafında otursaydım neyi farklı görürdüm?”

 

Sonra bir adım daha.

Bütün bunlara baktınız ve hâlâ aynı yere geldiniz:

Evet. Beni gerçekten devre dışı bırakmışlar.

Bu da mümkün.

 

Düşünceyi sonuna kadar götürmenin amacı vardığımız sonucu değiştirmek değildir.

Vardığımız sonucun ilk tepkimizin otomatik sonucu olmadığından emin olmaktır.

 

Olgunluk burada ince bir yerden geçiyor.

Kendi gördüğümüzü inkâr etmek değil. Karşımızdakine sürekli mazeret üretmek değil. Kendimizi “daha anlayışlı insan” olmaya zorlamak hiç değil.

Görüş alanını genişletmek.

“Ben ne görüyorum?”

“Karşımdaki ne görüyor olabilir?”

“Ne benim tarafımda ne onun tarafında duran üçüncü bir göz bu tabloya baktığında ne görürdü?”

 

Aynı olayın içinde iki insan birbirinden tamamen farklı gerçeklikler yaşayabilir.

Birinin “sınır koyuyorum” dediği yerde diğeri “beni dışlıyor” diyebilir.

Birinin “kendimi koruyorum” dediği yerde diğeri “beni cezalandırıyor” diyebilir.

Birinin “artık bunu taşımayacağım” dediği yerde diğeri “beni terk ediyor” diyebilir.

 

Resmi büyüttüğümüzde rahatsız edici bir ihtimal de görünür hale gelebilir:

Karşı tarafın söylediğinde bizim görmek istemediğimiz küçük bir doğruluk payı olabilir.

“Ya ben de bu hikâyenin düşündüğümden daha büyük bir parçasıysam?”

“Ya çok haklı olduğum yerde bile görmediğim bir şey varsa?”

Bunlar kendimizi suçlamak için sorulan sorular değil. Kendi görüşümüzü daha güvenilir hale getirmek için sorulan sorular.

 

Bütün ihtimallere baktıktan sonra hâlâ aynı yerde duruyorsak, orada başka türlü bir sağlamlık vardır.

Artık bunun adı tepki vermek değildir.

Merkeze gelmektir.

Nerede durduğumuzu biliriz.

 

Fakat bütün bu düşünmenin sonunda içeride hâlâ güçlü bir duygu kalabilir.

Öfke. Kaybetme korkusu. Kontrol ihtiyacı. Kendimizi koruma dürtüsü.

O zaman düşüncenin de altına inmek gerekir.

Çünkü sıradaki soru “Ne düşünüyorum?” değil:

“Neden bu kadar güçlü hissediyorum?”

Aha, birisi his mi dedi?

 

4-) Tepkinin Altına Bakmak: Bizi Bu Kadar Sarsan Şey Ne?

Bir meseleyi sonuna kadar düşündük. Farklı ihtimallere baktık.

İçeride hâlâ çok güçlü bir şey var.

Öfke olabilir. Korku olabilir. Kırgınlık olabilir. Kontrol etme ihtiyacı olabilir. Her şeyi bırakıp, gitme isteği olabilir.

Burada olayın kendisinden kısa bir süre uzaklaşıp başka bir soru sorabiliriz:

“Bu neden bende bu kadar büyük bir karşılık buldu?”

“Neden böyle hissediyorum?” demiyorum.

Nasıl hissettiğimizin son derece makul bir sebebi olabilir. Bir kayıp yaşamışızdır. Haksızlığa uğramışızdır. Güvenimiz kırılmıştır.

Duyguyu sorgulamıyoruz. Duygu zaten sorgulanamaz.

Duygunun büyüklüğünü dinliyoruz. Etki alanını hissediyoruz.

 

Para konusunda bir şey olduğunu düşünün.

Beklediğiniz ödeme gelmedi. Bir yatırımınız değer kaybetti. İşinizde maddi bir belirsizlik oluştu.

Beklediğinizden çok daha büyük bir korku yaşadınız.

Mesele gerçekten para olabilir. Para önemlidir. Hayatımızı, güvenliğimizi ve hareket alanımızı etkiler.

Bir adım aşağıda başka bir şey de bulunabilir:

“Ya bir gün kendi kendime yetemezsem?”

“Ya kontrolümü kaybedersem?”

“Ya yeniden birine bağımlı hale gelirsem?”

O zaman bugünkü maddi meselenin içeride ulaştığı daha eski bir yere bakmaya başlarız.

 

İnsan ilişkilerinde de bu olur.

Birinin bizi dikkate almaması canımızı yakabilir.

Neden bu kadar yakıyor?

Bu insanın fikrine gerçekten çok değer verdiğimiz için mi?

Dikkate alınmamak içeride çok tanıdık bir yere mi denk geliyor?

Bu ayrım önemli.

Karşımızdaki insan bugün bir şey yapmıştır. Bizim tepkimiz ise bugünden çok daha köklü ve eski olabilir.

Fark etmeden, önümüzde duran insana kendi yaptığının yanında geçmişte başkalarının yaptıklarının da cezasını kesiyor olabiliriz.

 

Ve burada empati meselesine geliyoruz.

Kimseye “Şimdi korkudan birden empatiye geçin” demiyorum.

Bir anda korkudan “empatiye” zıplayıp iyi ve anlayışlı insan olma tuzağına düşmek de mümkün.

O iş o kadar kolay değil.

İçiniz yanarken, ciddi bir kayıp yaşarken, biri size gerçekten zarar vermişken onu anlamak zorunda değilsiniz.

Empati bir performans değil.

Olgun görünmek için yapılacak bir şey de değil.

 

Önce kendi içimizde ne olduğunu görebilmemiz gerekiyor:

“Ben burada neyi kaybetmekten korkuyorum?”

“Neyi korumaya çalışıyorum?”

“Neden bu kadar büyük bir mücadele veriyorum?”

Bunları görebildiğimizde ve kapasitemiz varsa, daha sonra başka bir soru açılabilir:

“Karşımdaki insan neyi korumaya çalışıyor olabilir?”

Bu soru onun yaptığını doğru hale getirmez.

Davranışının arkasında bir insan olduğunu yeniden görebilmemizi sağlar.

 

Empati benim için burada değerli.

Kendimizi susturduğumuz yerde değil. Karşı tarafı haklı çıkardığımız yerde değil.

İki insanın kendi korkuları, kayıpları, geçmişleri ve savunmalarıyla aynı olayın içinde bulunduğunu görebildiğimiz yerde.

 

Karşımızdaki değişmese bile bizim hareket alanımız genişlemeye başlar.

Ve son soruya geliriz:

“Eski cevabı vermek zorunda mıyım?”

 

5-) Oyunu Bozmak: Her zamanki Cevabın Dışında Ne Var?

Şimdiye kadar bize ait olanla olmayanı ayırmaya çalıştık. İçeride neyin harekete geçtiğini izledik. Düşünceyi sonuna kadar götürdük. Tepkimizin altına baktık.

Şimdi ne yapacağız?

Çünkü bir noktada hayat bizden bir hareket bekler.

Bir cevap vereceğiz. Bir karar alacağız. Bir sınır koyacağız. Bir konuşma yapacağız. Bir yerde kalacağız ya da oradan çıkacağız.

 

Tam burada kendimize sorabileceğimiz çok basit bir soru var:

“Ben böyle durumlarda genellikle ne yapıyorum?”

“Kendimi uzun uzun açıklıyor muyum?”

“Karşımdaki beni anlayana kadar konuşuyor muyum?”

“Hemen geri mi çekiliyorum?”

“Susup, içeride mi biriktiriyorum?”

“Kontrolü ele geçirmeye mi çalışıyorum?”

“Her şeyi ben mi toparlıyorum?”

“İlişkiyi kesiyor muyum?”

“Bitmesi gereken bir şeyi gereğinden fazla mı sürdürüyorum?”

Bunların hiçbiri kendi başına doğru veya yanlış değildir.

 

Asıl soru şu:

“Bunu şu anda seçiyor muyum, yoksa hep böyle yaptığım için mi yapıyorum?”

Oyunu bozmak burada başlıyor.

Her zaman konuşuyorsanız, bu kez susmanız gerektiği anlamına gelmez. Her zaman susuyorsanız, illa konuşmanız da gerekmez.

Sırf eski davranışın tersini yapmak hâlâ eski davranış tarafından yönetilmek demektir.

 

Oyunu bozmak daha incelikli:

Geçmişimizin bugünkü davranışımızı otomatik olarak seçmesine izin vermemek.

Bazen cevap vermemektir.

Bazen son derece açık bir cevap vermektir.

Bazen birinin sizi yanlış anlamasına izin vermektir.

Bu sonuncusu zor olabilir.

Kendimizi açıklayarak karşımızdaki insanın zihnindeki yerimizi kontrol etmeye çalışırız. Oysa herkesin bizi doğru anlamasını sağlayamayız.

Olgunluk, kendimizi açıkça ifade ettikten sonra karşımızdaki insanın bizimle ilgili kendi fikrine sahip olmasına izin verebilmektir.

 

Bazen oyunu bozmak, kalmaktır.

Kaçmadan. Kapıyı çarpmadan. Hemen ilişkiyi bitirmeden.

Bazen yıllardır kalmayı erdem zannettiğimiz bir yerden çıkmaktır.

Bazen daha çok mücadele etmek yerine:

Artık mücadele etmeyeceğimiz şeyi seçmektir.

 

Burada benim çok sevdiğim iki soru var:

“Eski ben burada ne yapardı?”

Ardından:

“Ben bu kez kim olmak istiyorum?”

“Ne yapmalıyım?” dediğimizde zihnimiz doğru cevabı arar.

“Ben bu durumda kim olmak istiyorum?” dediğimizde başka bir alan açılır.

Kendisine saygısını kaybetmeyen biri mi?

Her şeyi kontrol etmek zorunda olmayan biri mi?

Sınır koyabilen biri mi?

Gerektiğinde fikrini değiştirebilen biri mi?

Haklı olduğu halde kavga etmek zorunda hissetmeyen biri mi?

Yanıldığını gördüğünde geri adım atabilecek kadar sağlam biri mi?

 

Basınç altında hangi alışkanlıklarımızın bizi yönettiğini daha net görürüz.

Ve onları gördüğümüzde başka bir ihtimal ortaya çıkar:

Aynı hikâyenin içinde başka türlü davranabilmek.

Özgürlük biraz da bu olabilir.

Her istediğimizi yapabilmek değil.

Her zamanki şeyi yapmak zorunda olmamak.

 

Bu Beş Adımı Uygulamak Neden Bu Kadar Zor?

Buraya kadar tane tane anlattık.

Ayrışmak. Sessiz Tanık’ta durmak. Düşünceyi sonuna kadar götürmek. Tepkinin altına bakmak. Eski oyunu bozmak.

Harika. Şahane.

Kulağa da gayet makul geliyor.

 

Hayatın içinde ise işler bu kadar kolay yürümüyor.

Çünkü duygusal tepkileri yönetmek için farkındalık tek başına yetmeyebilir.
Durabilmek gerekir.
Sabır gerekir.
Duygunun içinde kaybolmadan onunla kalabilecek bir içsel dirayet gerekir.
Ve bütün bunları yapabilecek kadar içeride alan olması gerekir.

 

O alan her zaman olmayabilir.

Daha ikinci adımda kendimizi kaybedebiliriz. Sessiz Tanık’a geçemeyebiliriz. Düşünceyi sonuna kadar götürecek sabrımız kalmamış olabilir. Tepkimizin altına bakmak istemeyebiliriz; çünkü orada karşılaşacağımız şey canımızı daha da acıtabilir.

Beşinci adıma, gerçekten başka türlü davranabileceğimiz yere kadar gelemeyebiliriz.

İçerideki tetik büyük olabilir. Yaralı çocuk çok aktif olabilir. Sinir sistemimiz alarmda olabilir. Yıllardır aynı yerde o kadar çok incinmiş olabiliriz ki bugünkü olayla aramıza mesafe koyacak gücü o anda bulamayabiliriz.

 

Bu beş adımı bir sınav gibi görmeyin.

Beşini yapabildiğimizde “olgun”, ikinci adımda dağıldığımızda “yeterince gelişmemiş” olmuyoruz.

Nerede duramadığımızı görmek bize çok önemli bir bilgi verir:

“Ben neden burada kendimi kaybediyorum?”

“Neden bu konuda bekleyemiyorum?”

“Neden bu insan söz konusu olduğunda bildiğim her şeyi unutuyorum?”

“Neden her seferinde aynı otomatik davranış kalıbına dönüyorum?”

 

Meditasyon 360: Cevabı Bilmediğimiz Yerde Kalabilmek

Tam burada Meditasyon 360 Programımızı hatırlatmak istiyorum.

Meditasyon 360’a “meditasyon nasıl yapılır?” programı olarak bakmayın. Orada çalıştığımız alanın önemli bir bölümü tam olarak bu iç kapasiteyle ilgili.

Dinginleşebilmek.
Olanla aramıza sağlıklı bir mesafe koyabilmek.
Sessiz Tanık’ta durabilmek.
Belirsizliğin içinde hemen cevap üretmeden kalabilmek.
Her düşüncenin peşinden gitmemek.
İçimizde yükselen duyguyla o duygunun bize anlattığı hikâyeyi ayırabilmek.
Ve dışarıdaki sesler biraz azaldığında kendi sesimizi yeniden duyabilmek:
“Ben aslında ne istiyorum?”

 

Bütün bunların yıllar sürmesi gerektiğine inanmıyorum.

İnsanlığın önünde eski kalıpları daha hızlı görebileceğimiz, çözebileceğimiz ve artık bize hizmet etmeyen otomatik davranışlardan ayrılabileceğimiz güçlü bir alan olduğunu düşünüyorum.

Ben buna evrensel bir destek de diyorum.

Sanki değişmek isteyen tarafımızın arkasında daha fazla rüzgâr var.

O rüzgârın bizi taşıyabilmesi için eski olana nereden tutunduğumuzu görebilmemiz gerekiyor.

 

Yıllardır verdiğimiz bir tepki bir gün çok net biçimde önümüze gelebilir:

“Ben bunu artık yapmak istemiyorum.”

Büyük bir dönüşüm tam oradan başlayabilir.

Meditasyon 360 da bunun için kullanılabilecek alanlardan biri.

 

Eski davranışı zorla söküp, atmak için değil.

Onu doğuran yeri yeterince sessiz ve yeterince yakından görebilmek için.

Çünkü otomatik davranışlarımızın önemli bir bölümü karanlıkta çok güçlüdür.

Görülmeye başladıklarında aynı güce sahip olmayabilirler.

 

Program elinizdeyse yeniden çalışmanızı öneriyorum. Elinizde yoksa, özellikle bu beş adımı hayatınızda uygulamakta zorlandığınız yerlerden Meditasyon 360’a girebilirsiniz.

Programın bize kazandırmaya çalıştığı şey hayatın bütün cevaplarını bilmek değil.

Cevabı henüz bilmediğimiz yerde dağılmadan kalabilecek kadar içeride yer açmak.

O yer açıldığında bu beş adım bir yöntem olmaktan çıkıp, başka bir yaşama biçimine dönüşmeye başlayabilir.

Buna tüm kalbimle inanıyorum. Deneyimle de sabit.

 

Son Bir Dipnot: Her İlişki Bu Beş Adıma Dahil Değil

Bütün bunları anlattıktan sonra çok net bir istisna koymak istiyorum.

Hayatta şeytani bir zekâyla hareket eden insanlar var.

Saf kötülük var.

Karşısındakini bilerek inciten, sistematik olarak manipüle eden, zarar vermekten beslenen, vicdanla müzakere etmeyen insanlar var.

Bu beş adımı saf kötülükle nasıl ilişki kuracağımızı anlatmak için vermedim.

Orada “Acaba onun tarafından nasıl görünüyor?” diye düşünmek zorunda değilsiniz.

Tepkisinin altındaki korkuyu aramak zorunda değilsiniz.

Empati üretmek zorunda hiç değilsiniz.

Suç teşkil eden bir şey varsa onun yeri hukuk önüdür.

Sizin vicdan mahkemenizde ise kimi ilişkiler için verilecek karar çok daha sade ve net olabilir:

Bu ilişki burada bitti.
Ölüm fermanı verin.
İmzanızı atın.
Kaleminizi kırın.
Ve gidin.

 

Buradaki ölüm insana değil, aranızdaki bağın sizin hayatınızdaki etkisine ait olsun.

Gitmek her zaman kolay değildir. Maddi, duygusal, ailevi veya başka nedenlerle hemen mümkün olmayabilir. O durumda yapabileceğiniz en güvenli, en gerçekçi ve en hızlı biçimde mesafenizi kurmaya başlayın.

Saf kötülüğü çözmeye çalışarak ömrünüzü tüketmeyin.

Onu iyileştirmek sizin göreviniz değil.

Onu anlamak için kendinizi paralamak da değil.

O enerjinin görevi başka. İyileşmek veya çözülmek değil; sizi ışığınıza yaklaştırmak. Kendinizde kalın.

Enerjinizi orada bırakmayın.

Çünkü o enerji sizin hayatınıza ait.

Ve siz çok kıymetlisiniz.

 

Bu yazıda kendinize ait bir yer bulduysanız paylaşın. Sizin baskı altında yönünüzü yeniden bulmak için kullandığınız bir yol varsa yorumlara bırakın. Bu haritayı birlikte biraz daha büyütebiliriz.

 

 

Kaynak: Ezgi Sorman

 

Not:  Bu yazı; “Haftanın Kılavuzu | Hayat Üzerinize Geldiğinde Ne Yapmalı?” başlıklı yayından derlenmiş olup, youtube kanalımızda yayınlanmıştır.