Dünya Değişiyor: Yeni Bir Yaşam Biçimi Mümkün mü? | Meditasyon Okulu
Dünya değişiyor; teknoloji, doğa, ilişkiler ve iyi yaşam anlayışımız dönüşüyor. Peki aynı dünyada başka bir yaşam biçimi mümkün mü? İnsan, doğa ve gelecekle ilişkimizi yeniden düşünmeye çağıran bir yazı.
Dünya Fon Değil: Aynı Dünyada Başka Bir Hayat Mümkün mü?
Dünya değişiyor. Asıl soru değişip değişmeyeceği değil; biz değişen dünyanın içinde nasıl yaşayacağız?
Son zamanlarda çok düşündüğüm bir şey var.
MO Güvercin e-bültenimizde de (bültenimize üye olmak için tıklayın) değindim. Burada biraz daha derine inmek istiyorum.
Eylül akışında, “Eylül yalnızca bir ay değil; önümüzdeki bir yılı açıyor.” demiştim.
Benim okumamda önümüzdeki bir yıl, 2027 sonrasında yaşayacağımız daha büyük değişimlerin hazırlık alanı.
Nasıl çalıştığımız değişiyor.
Nasıl ürettiğimiz değişiyor.
Teknolojiyle ilişkimiz değişiyor.
Birbirimizle ilişki kurma biçimimiz değişiyor.
Doğayla ilişkimiz değişiyor.
Ve bütün bunların altında çok daha temel bir soru değişiyor:
İyi bir hayat nedir?
Uzun zamandır iyi hayatı belli ölçüler üzerinden tarif ettik. Daha fazla sahip olmak, daha fazla görmek, daha fazla deneyimlemek, daha fazla yükselmek…
Şimdi o tarifin kendisini sorgulayacağımız bir döneme girdiğimizi düşünüyorum.
Herkes de aynı yere gitmeyecek.
Bunu biraz sert söyleyeceğim:
Hazır olanlarla eskiye tutunanların yolları ayrılmaya başlayacak.
Burada hazır olmak geleceği bilmek değil. Her şeyi çözmüş olmak hiç değil.
Hazır olmak; bildiğiniz bir şey artık çalışmadığında onu sırf tanıdık olduğu için savunmaya devam etmemek.
Görmediğinizi görebilmek.
Yeni ihtimallere açılabilmek.
Ve hayat sizden başka bir şey istediğinde:
“Ama ben hep böyle yapıyordum.” dememek.
Dünyayı çok uzun zamandır egomuzun fonu olarak kullandık.
Telefonunuzu açın ve sosyal medya hesabınıza bakın.
Ben de kendiminkine baksam aynı şeyi göreceğim.
Gün batımları.
Denizler.
Dağlar.
Ormanlar.
Tapınaklar.
Başka ülkeler.
Üzerlerine güzel müzikler koymuşuz. Güzel sözler yazmışız. Mevlana’dan, filozoflardan, düşünürlerden, şairlerden cümleler paylaşmışız.
Şimdi çok basit bir soru soralım:
Ne kadarını yaşadık?
Mevlana’dan yüz cümle paylaşmış olabiliriz.
Kaç tanesinin hayatımızı değiştirmesine izin verdik?
“Bırakmak” üzerine kırk söz paylaşmış olabiliriz.
Neyi bıraktık?
Sevgi üzerine konuşmuş olabiliriz.
Peki bize hiçbir faydası olmayan bir insana nasıl davrandık?
Bir gün batımının önünde çok güzel bir fotoğrafımız olabilir.
Peki o gün batımını fotoğraf çekmeden kaç dakika seyredebildik?
Benim söylediğim şey tam olarak bu.
Gün batımı bir noktada fotoğrafımızın fonu oldu.
Deniz, manzaramız oldu;
orman, tatilimiz;
dağ, maceramız;
başka kültürler, seyahat hikâyemiz.
Dünya, kendi başına var olan bir şey olmaktan çıkıp, bizim hikâyemizi güzelleştiren bir dekora dönüşmeye başladı.
Ve bence önümüzdeki dönemin büyük meselelerinden biri tam burada açılacak:
Dünya fon değil.
Toprağı bile “benim” diye böldük.
Toprağı mülk yaptık.
Burada “mülk sahibi olmayın.” demiyorum.
Evimiz olacak. Paramız olacak. Sahip olduğumuz şeyler olacak. Seyahat edeceğiz. Fotoğraf çekeceğiz. Güzel şeylerden zevk alacağız. Hayatımızın hikâyesini anlatacağız.
Gerçeğin içinden geçerek yaşayacağız.
Mesele bunlardan vazgeçmek değil.
Mesele, bunların hayatın kendisinin yerine geçip, geçmediğini fark etmek.
Çünkü toprağa başka bir yerden baktığınızda tuhaf bir gerçek görüyorsunuz:
Biz doğmadan önce buradaydı.
Biz öldükten sonra da burada olacak.
Ama geldik ve çizgiler çizdik:
“Burası benim.”
“Şurası senin.”
Sonra kardeş kardeşe düştü. Aileler miras yüzünden dağıldı. İnsanlar yıllarca birbirleriyle konuşmadı. Mahkemelerde ömürler geçti.
Ne için?
Bizden önce burada olan ve bizden sonra da burada olacak birkaç yüz metrekare toprak için.
Bu düşünce insanı mülksüzlüğe çağırmıyor.
Sahip olduğumuz şeylerle nasıl bir ilişki kurduğumuzu sorgulamaya çağırıyor.
Çünkü bir şeye sahip olmak başka.
O şey üzerinden kimlik üretmek başka.
Ormanı kaynak, denizi manzara, insanı fırsat yaptık.
Bir ağaca baktık ve keresteyi gördük.
Bir araziye baktık ve kaç bina çıkacağını hesapladık.
Denize baktık ve kaç otel yapılabileceğini düşündük.
Hayvana baktık ve ürünü gördük.
Bir ülkeye gittik; daha oradaki insanların nasıl yaşadığını anlamadan:
“Burada benim hayatım nasıl olur?” diye sorduk.
Sonra aynı bakışı hayatımızın başka alanlarına da taşıdık.
Bu insan bana ne verebilir?
Bu ilişki bana ne verebilir?
Bu iş bana ne verebilir?
Bu şehir bana ne verebilir?
Bu eğitim bana ne kazandırabilir?
Hatta spiritüel çalışmalara bile bazen aynı alışveriş zihniyle girdik:
“Bu bana ne kazandıracak?”
Her şeyin merkezine kendimizi koyduk.
Oysa dünyanın bizim etrafımızda dönmediğini yeniden hatırlamak zorundayız.
Hiç dönmedi.
Dekor sandığımız şey canlıydı.
Bence insanlığın önündeki büyük farkındalıklardan biri bu olacak:
Dekor sandığımız şey canlıydı.
Üzerinde yürüdüğümüz toprak, yaşayan sistemlerin parçası.
İçtiğimiz su, hayatımızın kendisi.
Soluduğumuz havaya birkaç dakika içinde muhtacız.
Bedenimizin yapıtaşları bu dünyanın maddesinden geliyor.
Yani dünyaya dışarıdan bakmıyoruz.
Dünyanın içinden dünyaya bakıyoruz.
Bu ikisi arasında muazzam bir fark var.
Önümüzdeki yıllarda iklimdeki aşırılıklar, yangınlar, seller, su meseleleri ve ekolojik kırılganlıklar bize insan ile doğa arasındaki ilişkinin ne kadar gerçek olduğunu tekrar tekrar gösterebilir.
Bunu “Dünya bizi cezalandırıyor” diye okumuyorum.
Dünya öfkeli bir ebeveyn değil.
Kükreyen bir tanrı da değil.
Yaşayan sistemler geri bildirim verir.
Bir ilişkiyi sürekli tek taraflı yaşarsanız, ilişki değişir.
Bir bedeni yıllarca dinlemezseniz, beden bir noktada sesini yükseltir.
Bir ekosistemin sınırlarını sürekli zorlarsanız, sistem de değişir.
Ve burada çok temel bir şeyi yeniden hatırlıyoruz:
Biz dünyadan ayrı değiliz.
Dünyanın başına gelen şey, bizim hayatımızın dışında gerçekleşmiyor.
Peki başka türlü yaşamak ne demek?
Yeni bir insan türü icat etmekten söz etmiyorum.
Hepimiz mağaralara taşınmayacağız.
Teknolojiyi bırakmayacağız. Aksine, insan hayatını kolaylaştıran teknolojileri kullanmaya devam edeceğiz.
Para kazanacağız.
Güzel evlerde yaşayacağız.
Güzel yemekler yiyeceğiz.
Seyahat edeceğiz.
Fotoğraf çekeceğiz.
Âşık olacağız.
İşler kuracağız.
İstediğimiz şeyleri alacağız.
Keyifli alanlarımız ve güzel anılarımız olacak.
Olsun da.
Ama bütün bunları yaparken hayatın merkezinde yalnızca kendimizin olmadığını bilerek yaşayabilir miyiz?
Değişim burada başlıyor.
Gün batımının fotoğrafını çekin.
Sonra telefonu indirin ve bir dakika da sadece bakın.
Deniz manzaralı eviniz olsun.
Ama denizin yalnızca size manzara olmak için orada olmadığını bilin.
Toprağınız olsun.
Ama toprağın tapunuzdan daha eski olduğunu unutmayın.
Mevlana’nın sözünü paylaşın.
Sonra arada bir, o sözün sizden ne istediğini de sorun.
Önümüzdeki dünyanın ihtiyacı olan bilinç bana biraz burada görünüyor.
Başka türlü bir insan olmaktan önce:
Başka türlü görebilen bir insan olmak.
Hayat sandığımız kadar basit bir denklem değil.
Daha fazla hakikati algılayabilen bir zihne ihtiyacımız var;
daha fazla ihtimal düşünebilen,
eski cevaplara mecbur olmayan,
yeni bir şey geldiğinde onu hemen eski hayatının ölçülerine sıkıştırmayan,
her şeyi tanımlamak zorunda hissetmeyen,
her deneyimi bildiği bir kutuya koymayan.
Çünkü hayatı uzun zamandır tek satırlık denklemlere sıkıştırıyoruz:
“Başarı budur.”
“İlişki böyle olur.”
“Bu yaştan sonra bunlar yapılmaz.”
“Para böyle kazanılır.”
“İnsan böyledir.”
“Hayat budur.”
X = Y + Z.
Değil.
Bunların büyük bir kısmı hayatın kanunları değil.
Hayat hakkında yaptığımız eski anlaşmalar.
Ve değişen dünyada bu anlaşmaların birçoğunun hükmü kalmayabilir.
O nedenle yalnızca başka bir zihne değil;
başka bir saygıya,
başka bir sevgiye,
başka bir insan–dünya ilişkisine,
başka bir yaşam biçimine ihtiyacımız var.
Geleceğin yaşam biçimi “daha fazlası” değil.
Dünyayı tüketilecek kaynak değil, ilişki kurulacak canlı bir sistem olarak gören bir yaşam biçimi düşünün.
İnsanı kullanılacak, ikna edilecek, yenilecek ya da bize hizmet edecek biri olarak değil; karşılaşılacak başka bir hayat olarak gören.
Başarıyı yalnızca ne kadar biriktirdiğimizle değil, ne kadar canlı olduğumuzla da ölçen.
Ve kendimize sürekli:
“Daha fazlasını nasıl alırım?” diye sormak yerine:
“Ben bu hayatla nasıl bir ilişki kuruyorum?”
diye soran bir yaşam.
İşte ben bunun bir sonraki yaşam modeli olduğunu düşünüyorum.
Hatta modelden de öte:
Bir yaşam boyutu.
Çünkü aynı dünyada olacağız.
Aynı sokaklardan geçeceğiz.
Aynı teknolojiyi kullanacağız.
Aynı güneşe bakacağız.
Ama aynı dünyayı yaşamak zorunda değiliz.
Algınız değiştiğinde aynı olayın içinde başka ihtimaller görürsünüz.
Aynı insanla başka türlü ilişki kurarsınız.
Aynı hayatın içinde daha önce erişemediğiniz başka bir yaşam biçimine geçersiniz.
Bu yaşam boyutuna bir isim verdim: Fantastik Frekans
Bir süredir tam olarak bu alanı tarif etmeye çalışıyorum.
Önce ismi geldi.
Sonra çalışması.
Fantastik Frekans.
Fantastik Frekans bir yer değil.
Bir kaçış hiç değil.
“Daha büyük hayaller kurun, daha çok isteyin, daha fazlasını hayatınıza çekin” çalışması da değil.
Çünkü yeni hayat, eski hayatımızın daha pahalı versiyonu olmayabilir.
Daha büyük ev.
Daha fazla para.
Daha iyi araba.
Daha güzel tatil.
Bunların hepsi olabilir.
Ama yalnızca bunlarsa gerçekten yeni bir hayat mı kurduk?
Yoksa eski hayatımızın dekorunu mu değiştirdik?
Benim ilgilendiğim yer başka.
Sizin bugün henüz düşünemediğiniz hangi yaşam biçimi mümkün?
Hangi ilişki mümkün?
Hangi çalışma biçimi mümkün?
Hangi topluluk mümkün?
Hangi üretim biçimi mümkün?
Ve en önemlisi:
Hangi “siz” mümkün?
Gör. Uyumlan. Taşı.
Fantastik Frekans’ın üç aşaması var:
GÖR. UYUMLAN. TAŞI.
Önce gör.
Çünkü göremediğiniz bir ihtimali seçemezsiniz.
Sonra uyumlan.
Çünkü zihninizin istediği her şeyi bedeniniz ve mevcut yaşamınız henüz taşıyamayabilir.
Sonra taşı.
Çünkü fantastik olanın hayatınıza gelmesiyle, onu hayatınızda tutabilmeniz aynı şey değildir.
Çalışmanın içinde düşünme biçimimizi açan, yerleşik düzeni biraz sarsan egzersizler var.
Anahtar gibi kullanacağımız cümleler var.
Ve cevaplarını benim vermeyeceğim sorular var.
Çünkü doğru soruyu gerçekten duyduğunuzda, eski cevabınız size yetmemeye başlar.
Boyut orada değişir.
Önümüzdeki bir yılı yalnızca geçirmeyin.
O yüzden bu kez size yalnızca “Gelin, kaydolun” demek istemiyorum.
Başka bir şey söylemek istiyorum:
Önümüzdeki bir yılı yalnızca geçirmeyin.
Bir yıl daha yaşlanıp, bir yıl daha çalışıp, bir yıl daha aynı meseleleri çözüp, bir sonraki yıla varmayın.
Kendinizi hazırlayın.
Ve bunu tek başınıza yapmak zorunda olduğunuzu düşünmeyin.
Başka ihtimallere açık, eski cevapların artık yetmediğini gören ve başka bir yaşam boyutunu araştırmaya hazır insanlarla birlikte ilerleyebilirsiniz.
Çünkü Fantastik Frekans’la ilgili başka bir hayalim daha var:
Fantastik Frekans Topluluğu.
Yalnızca birkaç kez Zoom’da buluşup dağılan bir grup değil;
birbirini tanıyan,
birbirinin yeni ihtimallerine şahitlik eden,
birimiz eski düşünce sistemine geri düştüğünde diğerinin başka bir pencere açabildiği,
yeni bir fikir geldiğinde onu küçültmek yerine büyütebildiğimiz,
birimizin hayatında olağanüstü bir şey gerçekleştiğinde:
“Şanslıydı.”
deyip geçmek yerine:
“Demek ki; bu da mümkün.” diyebildiğimiz bir topluluk.
Çünkü frekansı tek başınıza yakalayabilirsiniz.
Ama onu tutmak için zaman zaman başka insanlara ihtiyaç duyarsınız.
Ben Fantastik Frekans’ın böyle bir topluluğa dönüşmesini istiyorum:
Yeni hayatı yalnızca konuşan değil, birlikte prova eden insanların topluluğuna.
Dünya değişirken bütün enerjimizi eski hayatımızı korumaya ya da onu biraz daha parlatıp, bir üst seviyeye çıkarmaya verirsek çok daha büyük bir şeyi kaçırabiliriz:
Yeni olanı.
Çünkü önümüzde yalnızca daha iyi bir hayat ihtimali olmayabilir.
Bambaşka bir hayat ihtimali var.
Aynı dünyada yaşayacağız.
Ama aynı dünyayı yaşamak zorunda değiliz.
Fantastik Frekans topluluğuyla ilgileniyorsanız bizimle buradan iletişime geçebilirsiniz.
Kaynak: Ezgi Sorman
Not: Bu yazı; “Dünya Değişiyor: Aynı Dünyada Başka Bir Hayat Mümkün mü? | Fantastik Frekans “ başlıklı yayından derlenmiş olup, youtube kanalımızda yayınlanmıştır.
